Dağıtımcılar Kabusumdur, Paris'te Gece Yarısı Gördüğüm

Aman Yaratıcı! Ben yine bir film sevdim. Sevdim, çünkü izledim. İzledim, ama yine kendi şehrimde değil!

Merhaba. Bugün size, pek tatlı Woody Allen'ın Cannes'da açılış yapan filmi Midnight in Paris'i öveceğim. Övmeden önceyse şu şehir sorununa tekrar bir değinelim istiyorum. Dağıtımcıların sorununun ne olduğu gerçekten anlamak istiyorum. Tabi ki para, ama şşşşt! Biraz iyi niyetli görünmek gerek. Hemen infaz etmeyelim. Önce biraz yargılayalım, sonra nefret edelim, ezelim! O son aşamaya gelmeden önceyse buradan onlara biraz seslenelim.

Pek öfke duyduğum dağıtım şirketleri,
Aşığı olmakta belki de haklı olduğunuz o mis gibi kâr getiren İstanbul, biraz Ankara, biraz İzmir ve bazen de Bursa dışında film görmeyi hak eden onlarca şehir ve yüz binlerce insan var (Gişe rakamları göz önünde bulundurulduğunda az sayıda film bir milyonu geçebildiği için yüz binler denmiştir.) Belki de siz diğer şehirlere en azından bir haftalığına tek bir makaranızı ayırabilseniz gişe rakamlarına da etkiniz olacaktır. Artmasa bile İstanbul'un bir salonundan elde ettiğiniz gelir ile belki beş farklı şehre birer makara yollayabilirsiniz. Bu da, hem sizin için geleceğe yatırım olur hem de en azından "Biz sanata katkıda bulunuyoruz," dersiniz.

Bu arada özellikle İstanbul'un bir salonu diyorum çünkü aynı şirketin Eskişehir şubesinde öğrenci bileti 9 lirayken İstanbul'da 15,50 lira. O insanlar da belki şehirlerinde film olmasına rağmen gidemiyorlar.


Filme dönersek... Geçen hafta şehrimde izleyemediğim Woody Allen'ın Midnight in Paris filmini 12 saatlik İstanbul gezimize mis gibi de dahil ettik. İyi ki de etmişiz ki, Paris'ten döndüğümden beri yaşadığım en güzel güne katkıda bulundu.

Woody'nin gerek Vicky Christina Barcelona, gerekse benim favorim olan Match Point ile birlikte New York tutkusunu geride bırakıp Avrupa'nın çekiciliğine kapılmış yeni dönemiyle tanışmıştık. Bu yeni filmi ise işin içine giren Paris'in büyüsüyle birlikte bambaşka bir gerçeküstü fantastikliğe ulaşıyor.

Evet belki filmi izlemeden önce çok fazla olumlu ön yargım olmuş olabilir. Derdim sizde de aynısını oluşturmak değil ama sadece bilmenizi isterim ki, izlediğim şey kesinlikle beklediğim şeyden iyiydi. Böyle bir hikayeyle şehir büyüsü kullanarak prim yapmaya zaten ihtiyaç kalmıyor. Mizah katılmış bir 21. yüzyıl maskülen Külkedisi masalından bahsediyorum size. Uygulamalı müze gezisi üzerine yapılmış  eğlenceli bir sanat filmi...

-- Bu paragrafta spoiler olabilir!--

Filmden sonra konuştuğumuz ilk şey, filmde bahsedilen o kadar adamın bıraktıkları arasında gezdiğimiz onca süre boyunca Paris'in böyle bir yönünü düşünememiş olmamızın garipliğiydi. Bahsettiğim şey filmin en güzel yönü. Filmde hakim olan sürrealizmle birlikte sanatlararasılık yaşadım ben. Şu yazımdaki dostlarımın hepsiyle buluştum. Filmin içine girdim de, geyiğe dahil oldum. Yenilerini bile öğrendim. Fazlasını zaten arayamam ki. Ne adamlar, ne gergedanlar... Castingine kurban Salvador!

-- Spoiler bitmiş olabilir. Yine de devam etmek için risk alınız.--

Diyeceğim o ki, belki şurada, belki de şurada anlattıklarımın da etkisi yüzünden nesnel olamıyorumdur ve 10 üzerinden 10 veriyorumdur. Ama yine de öznelliği çıkarayım desem ancak bir puan edecektir. 9 diyelim hepimizin olsun. Çok da bir şey anlatmadığımın fakındayım ama zaten sadece öveceğim söylemiştim. Size neyle karşılaşacağınızı anlatsam iyi mi etmiş olacağım sanki? O yüzden, iyi seyirler!


No comments:

Post a comment